İçeriğe geç
Oktay Yılmaz
Uluslararası İlişkiler

Türkiye–İsrail Rekabeti Askeri Çatışmaya mı Dönüşüyor?

Netanyahu'nun 19 Ağustos'ta kullandığı sert dil sıradan bir polemik değil; Türkiye ile İsrail'in güvenlik alanları artık Suriye'de doğrudan temas ediyor. Ebu Zuhur saldırısının ardındaki asıl soru, Suriye'nin gelecekteki güvenlik mimarisi ve yanlış hesaplamanın doğurabileceği çatışma riski.

Oktay Yılmaz9 dk okumaİlk yayın: HaberDuruş
Bölgesel güç dengesini simgeleyen soyut harita ve çizgi kompozisyonu
Bölgesel güç dengesini simgeleyen soyut harita ve çizgi kompozisyonu

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler uzun zamandır gergin. Gazze savaşı, Filistin meselesi, Suriye, Doğu Akdeniz ve karşılıklı sert açıklamalar iki ülkeyi giderek birbirinden uzaklaştırdı. Ancak bugün gelinen nokta önceki krizlerden farklıdır.

İhtilaf artık diplomatik gerilim ve siyasi söylemin ötesine geçti; Türkiye ile İsrail'in güvenlik alanları Suriye coğrafyasında doğrudan birbirine temas etmeye başladı.

Bu nedenle İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun 19 Ağustos 2026'da Türkiye'ye yönelik kullandığı küçümseyici ve tehditkar dil, sıradan bir siyasi polemik olarak değerlendirilemez.

Netanyahu, Türkiye'nin Suriye'de güneye doğru ilerleyen bir askeri yapılanmasına izin vermeyeceklerini söylerken, İsrail'in bu konudaki tutumunu Ankara'ya daha önce ilettiğini belirtti. Ebu Zuhur Hava Üssü'ne yönelik İsrail saldırısı ise bu mesajın yalnızca diplomatik kanallarla sınırlı kalmadığını gösterdi.

Asıl dikkat edilmesi gereken Netanyahu'nun kullandığı ifadeler değil, bu sözlerin arkasındaki stratejik iddiadır. İsrail, Türkiye'nin Suriye'deki muhtemel askeri hareket alanını sınırlandırma hakkını kendisinde görmekte ve gerektiğinde bunu askeri güç kullanarak yapabileceğini ilan etmektedir. Tehlikeli olan da budur.

Suriye'de Yeni Jeopolitik Fay Hattı

Baas rejiminin Aralık 2024'te çöküşünden sonra Suriye'de oluşan yeni güç dengesi, Türkiye'nin bölgesel konumunu önemli ölçüde etkiledi. Ankara, yeni Şam yönetiminin en önemli siyasi ve askeri destekçilerinden biri haline gelirken, Suriye ordusunun yeniden yapılandırılması, askeri eğitim ve devlet kapasitesinin yeniden oluşturulması konularında Şam ile yakın işbirliği geliştirmeye başladı.

İsrail ise yeni Suriye denklemine farklı bir güvenlik perspektifinden bakıyor. Tel Aviv açısından merkezi otoritesini yeniden kurmuş ve askeri kapasitesini geliştirmiş bir Suriye, özellikle Türkiye ile yakın ilişkiler içinde olması halinde, İsrail'in uzun yıllardır sahip olduğu operasyonel hareket serbestisini sınırlayabilir ve işgal altındaki Suriye toprakları meselesini yeniden daha güçlü biçimde gündeme taşıyabilir.

Türkiye'nin çıkarı; toprak bütünlüğünü koruyan, merkezi otoritesi güçlü, kendi güvenliğini sağlayabilen ve komşularına tehdit oluşturmayan egemen bir Suriye devletinin yeniden inşasındadır. İsrail'in yaklaşımı ise özellikle kendi sınırlarına yakın bölgelerde Suriye'nin askeri kapasitesinin sınırlandırılmasına ve gerektiğinde müdahale edebileceği operasyonel alanın korunmasına dayanmaktadır.

Meseleyi Erdoğan-Netanyahu polemiğine indirgemek büyük resmi kaçırmak olur. Ortada kişisel gerilimin ötesine geçen yapısal bir jeopolitik rekabet vardır.

İsrail'in 18 Ağustos'ta Suriye'nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur Hava Üssü'ne düzenlediği saldırı bu rekabeti yeni bir aşamaya taşıdı. İsrail, Şam'ın Türkiye'nin askeri varlığını genişletmesine imkan sağlayacak bir düzenlemeye hazırlandığını ileri sürdü. Türkiye ise bu iddiayı kabul etmeyerek saldırıyı Suriye'nin egemenliğinin ihlali olarak değerlendirdi.

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, saldırıdan önce İsrail'e Ebu Zuhur'da kalıcı bir Türk askeri üssü kurulmasının planlanmadığının bildirildiğini açıkladı. Taraflar arasında saldırıdan günler önce üst düzey güvenlik temaslarının gerçekleşmiş olması, saldırının basit bir iletişim eksikliğiyle açıklanamayacağını gösteriyor.

İsrail uzun yıllar Suriye'deki askeri operasyonlarını İran'ın varlığı, Hizbullah'a silah transferi ve sınır güvenliği üzerinden gerekçelendirdi. Şimdi Türkiye'nin muhtemel askeri varlığı da İsrail'in güç kullanımına gerekçe gösterdiği güvenlik başlıklarından biri haline geliyor. Asıl mesele Ebu Zuhur değil, Suriye'nin gelecekteki güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceği ve Suriye hava sahasında kimin ne ölçüde hareket serbestisine sahip olacağıdır.

İsrail yıllardır Suriye hava sahasında önemli ölçüde operasyonel serbestliğe sahipti; İran bağlantılı unsurları, silah depolarını ve askeri tesisleri ciddi bir hava savunma tehdidiyle karşılaşmadan vurabildi. Türkiye'nin desteğiyle yeniden oluşturulacak Suriye ordusu, hava savunma ağı ve askeri altyapı zaman içinde bu serbestiyi sınırlayabilir.

Bu yüzden Ebu Zuhur'u yalnızca bir hava üssü meselesi olarak okumak yanlış olur. Asıl mücadele, Suriye'nin gelecekte nasıl bir devlet olacağı üzerindedir: Kendi egemenlik haklarını kullanabilen ve askeri kapasitesini yeniden oluşturmuş merkezi bir devlet mi ortaya çıkacaktır; yoksa İsrail'in güvenlik ihtiyaçlarına göre askeri kapasitesi ve hareket alanı sınırlandırılmış bir Suriye mi? Türkiye-İsrail rekabetinin stratejik merkezi giderek bu sorunun etrafında şekillenmektedir.

Stratejik Rekabet

İsrail'in tehdit algısında İran'ın yıllardır işgal ettiği merkezi konuma Türkiye'nin yaklaşıp yaklaşmadığı sorusu önem kazanıyor.

Ancak Türkiye'yi İran ile bir tutmak doğru değildir. Türkiye NATO üyesidir, Batı güvenlik mimarisinin parçasıdır ve İsrail ile diplomatik ilişkilerini sürdürmektedir. İki ülkenin güç üretme biçimleri de farklıdır. İran uzun yıllar vekil aktörler, balistik füzeler ve asimetrik savaş kapasitesi üzerinden bölgesel nüfuz oluşturmaya çalıştı. Türkiye ise büyük bir konvansiyonel orduya, gelişmiş komuta-kontrol altyapısına, güçlü hava ve deniz unsurlarına ve giderek büyüyen yerli savunma sanayiine sahip etkin bir bölgesel güçtür.

İsrail açısından Türkiye'nin oluşturabileceği meydan okuma İran modelinden farklıdır. İran, İsrail'i çevrelemeye çalışan devrimci bir güçtü; Türkiye ise kendi bölgesel çıkarlarını takip ederken İsrail'in hareket alanıyla giderek daha fazla kesişen güçlü bir devlettir. Suriye'deki Türk etkisi, Ankara'nın Gazze konusundaki tutumu, genişleyen diplomatik ağı ve savunma sanayiindeki gelişmeler İsrail'in Türkiye'ye yönelik kaygılarını beslemektedir.

Türkiye'nin yeniden F-35 programına dönme ihtimali de yalnızca bir silah satışı meselesi değildir. ABD Başkanı Donald Trump'ın bu konuda yeniden açık kapı bırakması, Ankara-Washington ilişkileri açısından önemli bir değişim ihtimaline işaret etmektedir. İsrail açısından temel mesele, bölgede sahip olduğu niteliksel askeri üstünlüğün korunmasıdır. Türkiye'nin düşük görünürlük, gelişmiş sensör ve ağ merkezli harp kapasitesine sahip F-35'lere erişmesi, Türk Hava Kuvvetleri'nin imkanlarını önemli ölçüde artıracaktır.

Suriye'deki Türk askeri varlığına yönelik kaygı ile F-35 konusundaki hassasiyet aynı stratejik soruda birleşiyor: Türkiye'nin askeri kapasitesindeki artış, gelecekte İsrail'in bölgesel hareket serbestisini sınırlayabilir mi?

Türkiye açısından ise İsrail'in niteliksel askeri üstünlüğünü koruma isteği, Ankara'nın meşru savunma kapasitesinin sınırlandırılmasına gerekçe oluşturamaz. Türkiye'nin hangi savunma sistemlerine sahip olacağı veya üçüncü ülkelerle nasıl askeri işbirliği geliştireceği, başka bir devletin tek taraflı güvenlik anlayışına tabi olamaz.

Gerilimin bir başka boyutu İsrail iç siyasetidir. İsrail ekim ayında seçime giderken Netanyahu açısından Türkiye giderek kullanışlı bir siyasi hedefe dönüşmektedir. Ankara'nın İsrail hükümetine yönelik sert eleştirileri, Netanyahu'ya kendisini dış tehditlere karşı ülkesini koruyan lider olarak sunabileceği bir siyasi alan sağlamaktadır.

Ancak sorunu Netanyahu'nun şahsına indirgemek yanıltıcı olur. O siyasetten çekilse bile Suriye'nin geleceği, Filistin, Doğu Akdeniz, İsrail'in hava üstünlüğü ve Türkiye'nin artan bölgesel nüfuzu gibi yapısal meseleler ortadan kalkmayacaktır.

Yanlış Hesap

Türkiye ile İsrail arasında planlanmış geniş çaplı bir savaş halen düşük olasılıklı bir senaryodur. Fakat düşük olasılık, askeri çatışma riskinin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Asıl tehlike yanlış hesaplamadır.

ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın Ebu Zuhur saldırısından sonra yaptığı açıklamalar bu bakımdan önemlidir. Türkiye saldırıdan önceden haberdar edilmemişti. Barrack'a göre bu durum, Türk tarafının gelişmeyi kendisine yönelik bir saldırı olarak yorumlayıp askeri karşılık vermesine yol açabilecek kadar tehlikeliydi. Washington'ın ardından Türkiye, İsrail ve Suriye arasında daha kapsamlı bir çatışmasızlık mekanizması oluşturmaya yönelmesi tesadüf değildir. Bir sonraki kriz aynı ölçüde kontrol altında tutulamayabilir.

En tehlikeli senaryo, Türk askerlerinin bulunduğu bir tesisin İsrail tarafından vurulmasıdır. Türkiye gelecekte Suriye'deki bir hava üssünde veya askeri tesiste personel bulundurur ve İsrail burayı tehdit olarak değerlendirerek hedef alırsa Ankara'nın karşılıksız kalması son derece zorlaşacaktır. Türk askerlerinin hayatını kaybetmesi halinde mesele artık yalnızca Suriye'nin egemenliğinin ihlali değil, doğrudan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin hedef alınması olacaktır.

İkinci kritik alan hava sahasıdır. Türkiye'nin Suriye'de hava savunma unsurları konuşlandırması ve İsrail'in operasyonlarını sürdürmesi halinde iki ülkenin askeri sistemleri aynı sahada karşı karşıya gelebilir. Radar kilidi, elektronik harp faaliyeti veya yanlış tanımlama bile kontrol edilmesi güç bir tırmanmayı tetikleyebilir. Bir İsrail uçağının Türk veya Türk destekli hava savunması tarafından düşürülmesi krizi bambaşka bir boyuta taşıyacaktır.

Daha olası senaryo, Türkiye'nin eğittiği, donattığı veya desteklediği Suriye birliklerinin ve askeri tesislerinin hedef alınmasıdır. İsrail bu yolla doğrudan Türk askerlerine saldırmadan Ankara'nın Suriye politikasının maliyetini yükseltmeye çalışabilir. Ancak bu saldırıların sistematik hale gelmesi, Türkiye açısından kendi bölgesel politikasının başka bir devlet tarafından askeri güç kullanılarak sınırlandırılması anlamına gelecektir.

Rekabetin Suriye ile sınırlı kalacağı da varsayılmamalıdır. Doğu Akdeniz, Kıbrıs, enerji güzergahları ve bölgesel askeri ortaklıklar iki ülkenin çıkarlarının kesiştiği diğer alanlardır. Suriye'deki askeri gerilimin bu rekabetle birleşmesi, sınırlı bir krizi daha geniş bir güç mücadelesine dönüştürebilir.

Türkiye'nin NATO üyeliği denklemi daha da karmaşık hale getiriyor. Türkiye ile İsrail arasında meydana gelecek her askeri olayın otomatik olarak NATO Antlaşması'nın 5. maddesini harekete geçireceğini varsaymak doğru değildir. Olayın nerede gerçekleştiği, saldırının niteliği ve Antlaşma'nın coğrafi kapsamı belirleyici olacaktır. Ankara bu nedenle caydırıcılığını yalnızca NATO üyeliğine dayandıramaz. İsrail'in doğrudan Türk topraklarını hedef aldığı daha ağır bir senaryo ise NATO içinde son derece ciddi siyasi ve hukuki sonuçlar doğuracaktır.

Washington'ın iki ülke arasındaki askeri gerilimi sınırlamak istemesinin nedenlerinden biri de budur. İsrail, ABD'nin Ortadoğu'daki en yakın stratejik ortaklarından biridir; Türkiye ise NATO'nun önemli askeri güçlerinden biri olmasının yanı sıra Karadeniz'den Kafkasya'ya, Balkanlar'dan Suriye ve Irak'a kadar geniş bir coğrafyada kritik konuma sahip bir müttefiktir. ABD'nin iki ülke arasında açık biçimde taraf seçmek zorunda kalacağı bir kriz, Amerikan bölge politikasının tamamını zorlayacaktır. Washington'ın Ebu Zuhur saldırısını "gereksiz bir tırmanma" olarak değerlendirmesi ve çatışmasızlık mekanizması arayışına yönelmesi bu yüzden önemlidir.

Türkiye'nin Cevabı

İsrail son yıllarda askeri güç kullanarak önemli sonuçlar elde etti. İran'ın bölgesel etkisinin geriletilmesi, Hizbullah'ın zayıflatılması ve Suriye'deki askeri altyapının vurulması, Tel Aviv'de önleyici güç kullanımının etkili olduğu yönünde güçlü bir kanaat oluşturmuş olabilir. Ancak aynı yaklaşımın Türkiye'ye uygulanabileceğini düşünmek ciddi bir stratejik hata olur.

Türkiye bir vekil örgüt veya çökmüş devlet değildir. İsrail'in Türkiye'nin bölgesel hareket alanını askeri güç kullanarak sınırlandırmaya çalışması, kısa vadede bazı sonuçlar üretse bile uzun vadede Ankara'yı daha güçlü bir askeri dengeleme politikasına yöneltebilir.

Burada klasik güvenlik ikilemi ortaya çıkıyor. İsrail, Türkiye'nin güçlenmesini tehdit görüp bunu askeri tedbirlerle sınırlamaya çalıştıkça Ankara'yı daha fazla askeri kapasite üretmeye itebilir. İsrail de Türkiye'nin bu cevabını kendi kaygılarının doğrulanması olarak okuyup daha sert önlemlere yönelebilir.

Böylece Türkiye'yi gelecekteki bir tehdit olarak görerek hareket eden İsrail, izlediği politikayla Ankara'yı gerçekten kendisine karşı askeri dengeleme yapmak zorunda bırakabilir. Uluslararası siyasetin tehlikeli paradokslarından biri budur: Bazen korkulan gelecek, onu engellemek için izlenen politikalar tarafından üretilir.

İsrail'in hadsizliğine Ankara'nın cevabı öfkeli söylemler değil, stratejik caydırıcılığın tahkimi olmalıdır. İsrail'e, Türk çıkarlarının hedef alınmasının kabul edilemez olduğu ve ciddi sonuçlar doğuracağı açık biçimde bildirilmelidir. Suriye'deki Türk askeri faaliyetleri bakımından erken uyarı, hava savunması, elektronik harp ve angajman prosedürleri yeniden değerlendirilmelidir.

Caydırıcılık yalnızca karşı tarafa güç göstermek değil; kırmızı çizgilerin nerede başladığını açık biçimde göstermek ve bunların aşılmasını önleyecek mekanizmaları kurmaktır.

Washington'ın süreçte tutulması Türkiye'nin hareket alanını daraltan değil, doğru kullanıldığında genişleten bir unsur olabilir. Ankara aynı zamanda meseleyi yalnızca Türkiye-İsrail askeri rekabetine indirgememeli; Suriye'nin egemenliği ve toprak bütünlüğü çerçevesinde uluslararası hukuk ve bölgesel diplomasi alanını etkin biçimde kullanmalıdır.

Sonuç

Türkiye ile İsrail ilişkilerinin son otuz yılına bakıldığında çarpıcı bir dönüşüm görülmektedir. 1990'larda iki ülke bölgesel güvenlik ortaklarıydı. 2010'lardan itibaren siyasi ilişkiler ciddi biçimde bozuldu. Gazze savaşı sonrasında gerilim daha sert bir karakter kazandı. Suriye'deki son gelişmeler ise ilişkileri yeni bir aşamaya taşıyor: stratejik rekabetten karşılıklı askeri caydırıcılığa.

Henüz doğrudan bir Türkiye-İsrail savaşı yoktur ve böyle bir savaşın kaçınılmaz olduğunu söylemek için erkendir. Ancak iki ülkenin askeri planlamalarında birbirlerinin kapasitesini ve muhtemel tepkilerini giderek daha ciddi biçimde hesaba katmak zorunda kaldıkları bir dönem başlamaktadır.

Netanyahu'nun son açıklamalarının önemi de kullandığı küçümseyici ifadelerden çok burada yatıyor. İsrail'in Türkiye'ye verdiği mesaj özünde şudur: Suriye'de bizim kabul ettiğimiz sınırların ötesine geçme.

Bu mesaj Türkiye açısından kabul edilemez. Bağımsız devletler arasındaki ilişki, bir devletin diğerine üçüncü bir egemen ülkede nerede ve nasıl askeri işbirliği yapabileceğini tek taraflı biçimde dikte etmesi üzerine kurulamaz. Hele böyle bir talebin askeri güç kullanımıyla desteklenmesi, geleceğe yönelik tehlikeli bir emsal oluşturur.

Eğer Ebu Zuhur saldırısı Türkiye'nin Suriye'deki hareket alanını sınırlandırmak bakımından başarılı bir yöntem olarak görülürse, İsrail gelecekte başka Türk-Suriye askeri girişimlerini de benzer yöntemlerle engellemeye yönelebilir. Ankara'nın vereceği cevap bu nedenle yalnızca bugünkü saldırıya değil, ortaya çıkabilecek bu davranış kalıbına yönelik olmalıdır.

İsrail'in kendi güvenlik anlayışından hareketle Türkiye'nin bölgesel hareket alanını belirleme hakkını kendisinde görmesi kabul edilemez. Buna verilecek cevap da öfkeye değil, stratejik akla ve caydırıcılığa dayanmalıdır.

Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler bugün, yanlış hesaplamaların askeri caydırıcılığı doğrudan çatışma riskine dönüştürebileceği tehlikeli bir eşiğe yaklaşmaktadır.

Paylaş

İlgili Yazılar