İçeriğe geç
Oktay Yılmaz
Uluslararası İlişkiler

ABD-İran Çatışması: Güç, Yıpranma ve Dayanıklılık

ABD'nin İran karşısındaki askeri üstünlüğü tartışmasız; fakat savaş uzadıkça mesele kimin daha güçlü olduğundan çıkıp, elindeki gücü ne kadar süreyle ve hangi maliyetle kullanabileceğine dönüşüyor. Hürmüz ve Bab el-Mendeb'deki çifte kriz, faturayı artık Washington ile Tahran'ın çok ötesine, dünya ekonomisine taşıyor.

Oktay Yılmaz9 dk okumaİlk yayın: HaberDuruş
Lacivert zemin üzerinde yükseklikleri artan altı sütun; en sağdaki ve en yüksek sütun kırmızıyla vurgulanmış ve üzerinden yükselen bir çizgi geçiyor; büyüyen maliyeti simgeleyen soyut kompozisyon

ABD ile İran arasındaki çatışmayı yalnızca askeri güçlerin karşılaştırılması üzerinden okumak yanıltıcı olur. Kağıt üzerinde iki ülke arasında büyük bir güç farkı var. ABD'nin ekonomik büyüklüğü, teknolojik imkanları, hava ve deniz gücü, istihbarat kapasitesi ve küresel askeri erişimi İran'la kıyaslanamayacak ölçüde üstün. Fakat savaş uzadıkça mesele kimin daha güçlü olduğundan çıkıp, elindeki gücü ne kadar süreyle ve hangi maliyetle kullanabileceği sorusuna dönüşüyor.

ABD'nin Faturası Büyüyor, İran'ın Hesabı Ağırlaşıyor

ABD savaşı sürdürebilecek imkanlara sahip, ancak bunun giderek artan bir bedeli var. Kongre Bütçe Ofisi'nin hesaplamalarına göre savaşın Washington'a 1 Ağustos'a kadarki doğrudan maliyeti 38 milyar dolara ulaştı. Çatışmanın aynı yoğunlukta sürmesi halinde buna her ay yaklaşık 3 milyar dolar daha eklenebilir.

Üstelik bu rakam savaşın gerçek maliyetinin yalnızca görünen kısmı. Tüketilen hassas mühimmatın yerine konulması, hava savunma sistemlerinin sürekli faal tutulması, bölgedeki üslerin korunması, deniz ve hava unsurlarının uzun süre yüksek hazırlık seviyesinde tutulması da hesaba katılmalı. Bazı kritik mühimmat stoklarının yenilenmesinin yıllar alabilecek olması, meseleyi doğrudan ABD'nin küresel stratejisiyle bağlantılı hale getiriyor.

Washington'ın meselesi sadece İran değil. Avrupa'da Rusya, Hint-Pasifik'te Çin ve dünyanın farklı bölgelerindeki askeri angajmanlar varlığını sürdürüyor. İran cephesinde tüketilen her kritik kapasite, başka kriz alanlarındaki hareket imkanını belirli ölçüde daraltıyor.

Dolayısıyla ABD açısından asıl mesele, savaşı sürdürebilecek güce sahip olup olmadığı değil; savaş uzadıkça ödenen bedelin elde edilmek istenen siyasi ve stratejik sonuçlarla ne ölçüde örtüştüğü.

Ancak ABD'nin karşılaştığı güçlüklerden hareketle İran'ın avantajlı olduğu sonucuna varmak da yanlış olur. İran savaşa zaten kırılgan bir ekonomiyle girdi: yüksek enflasyon, ulusal paranın değer kaybı, yaptırımlar, yatırım ve teknolojiye erişim sorunları, enerji ve altyapıdaki kronik zorluklar. Savaş bütün bunların üzerine yeni ve ağır bir yük bindirdi.

Petrol gelirleri bu noktada hayati önem taşıyor. Enerji ihracatındaki uzun süreli daralma yalnızca devlet bütçesini değil, ülkenin döviz elde etme ve ithalatı finanse etme kapasitesini de doğrudan etkiliyor.

Fakat İran'ın asıl sorunu ekonomik göstergelerin ötesinde. Bir ülke dış saldırıya uzun süre direnebilir. Hatta dış tehdit, özellikle savaşın ilk dönemlerinde, toplumdaki farklılıkları geri plana iterek geçici bir dayanışma duygusu yaratabilir. Ancak savaş uzadıkça bu etkinin ne kadar korunabileceği belirsizleşir.

Enflasyon yükseliyor, işsizlik artıyor, temel ihtiyaçlara erişim zorlaşıyor ve savaş günlük hayatın kalıcı bir parçasına dönüşüyorsa toplumsal dayanıklılığın sınırları da zorlanmaya başlar. Ekonomik ve sosyal maliyetlerin giderek ağırlaşması, belli bir aşamadan sonra toplumsal huzursuzluğu büyütebilir, hatta kontrol edilmesi güç tepkilere yol açabilir.

Tahran açısından gerçek sınav da burada: askeri baskıyı, ekonomik daralmayı ve toplumsal hoşnutsuzluğu aynı anda ne kadar süre yönetebileceği.

Bütün bu kırılganlıklara rağmen İran'ın kısa sürede çözüleceğini düşünmek de başka bir yanılgı olur. Ülkenin önemli avantajlarından biri coğrafyası. Büyük yüzölçümü, dağlık arazi ve geniş alana yayılmış askeri altyapı, İran'ın kritik kapasitesinin birkaç yoğun saldırıyla tamamen ortadan kaldırılmasını zorlaştırıyor. İran ayrıca yıllardır olası bir Amerikan veya İsrail saldırısını hesaba katarak hazırlanıyor. Kritik unsurların dağıtılması ve bazı tesislerin yer altına alınması bu savunma anlayışının bir parçası.

Tahran, rakibinin üstün olduğu alanlarda yarışmak yerine savaşın maliyetini yükseltebileceği alanlara yöneliyor. Amerikan üsleri, İsrail, Körfez'deki enerji altyapısı ve deniz ulaşım yolları bu stratejinin başlıca baskı noktalarını oluşturuyor.

İran'ın ABD'den güçlü olması gerekmiyor. Washington açısından savaşın siyasi, askeri ve ekonomik maliyetini yükseltebilmesi, Tahran için başlı başına bir stratejik araç. İran'ın uzun yıllardır geliştirdiği asimetrik caydırıcılık anlayışının temelinde de bu yaklaşım bulunuyor.

Savaş Genişliyor, Maliyet Dünyaya Yayılıyor

Bu satırlar yazılırken korkulan senaryo artık yalnızca bir ihtimal olmaktan çıkmış durumda. Ensarullah'ın Suudi Arabistan'a yönelik saldırıları sınırlı taciz düzeyini aşarken, Suudi-Yemen hattındaki çatışma yeniden tırmanıyor ve krallığın enerji altyapısı doğrudan baskı altına giriyor. Doğu-Batı Boru Hattı saldırıların ardından tedbiren kapatılırken, Aramco'ya ait rafineri ve tesisler de İHA saldırılarının hedefi oldu.

Böylece Bab el-Mendeb ve enerji altyapısı etrafında uzun süredir konuşulan risk, teorik bir senaryo olmaktan çıkarak sahadaki savaşın parçası haline geldi.

Bu gelişmeler Riyad'ın güvenlik hesabını da ağırlaştırdı. Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Ensarullah kontrolündeki Yemen'le mücadelede Washington'dan doğrudan askeri destek istedi. Trump doğrudan saldırı talebini kabul etmese de istihbarat paylaşımı ve hedef belirleme desteği sözü verdi.

Ağustos ayında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise henüz fiilen devreye sokulmuş değil. Üç ülkeden birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngören anlaşmanın hangi şartlarda ve nasıl işletileceği hala belirsiz. Bu nedenle anlaşma kağıt üzerinde önemli bir caydırıcılık unsuru oluştursa da sahadaki etkisi henüz sınanmış değil.

Burada özellikle Bab el-Mendeb Boğazı önem kazanıyor. Hürmüz zaten ciddi baskı altındayken Bab el-Mendeb'in de krize sürüklenmesi, savaşın ekonomik sonuçlarını başka bir seviyeye taşıyor. Hürmüz, Körfez enerji kaynaklarının dünya piyasalarına açıldığı temel geçiş noktalarından biri. Bab el-Mendeb ise Hint Okyanusu'nu Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa'ya bağlayan ana ticaret güzergahı üzerinde bulunuyor.

Hürmüz'deki sorun öncelikle enerji arzını vururken, Bab el-Mendeb'deki ciddi bir kesinti enerjiyle birlikte küresel ticaret akışını da etkiliyor. İki boğazın aynı dönemde ciddi biçimde aksaması, savaşın bölgesel sınırlarını ekonomik bakımdan büyük ölçüde ortadan kaldırıyor.

Savaş öncesinde Hürmüz'den her gün yaklaşık 15 milyon varil ham petrol ve 5 milyon varil petrol ürünü geçiyordu. Başka bir ifadeyle dünya petrol tüketiminin yaklaşık beşte biri bu dar su yoluyla bağlantılıydı. Bab el-Mendeb'den geçen enerji miktarı ise bunun yaklaşık yarısı düzeyindeydi. Bu büyüklük, Hürmüz'deki kesintinin neden sıradan bir bölgesel güvenlik sorunu olmadığını açıklıyor.

Uluslararası Enerji Ajansı yaşanan kesintiyi küresel petrol piyasası tarihinin en büyük arz şoku olarak değerlendiriyor. Eylül başında Brent petrolün 100 doların üzerine çıkması yalnızca başlangıçtı. Suudi enerji altyapısının da vurulmasıyla fiyatın 110 dolar seviyesine kadar yükselmesi, piyasanın artık tek bir bölgesel kesintiye değil, birden fazla noktadan beslenen bir arz krizine tepki verdiğini gösteriyor.

Fakat krizin gerçek etkisini görmek için yalnızca petrolün varil fiyatına bakmak yetmez. Özellikle dizel fiyatlarındaki yükseliş önemli. Kamyon taşımacılığından tarıma, ağır sanayiden madenciliğe kadar geniş bir alanda kullanılan dizeldeki sert artış, nakliye ve üretim maliyetleri üzerinden gıda fiyatlarına kadar uzanan bir zincir oluşturuyor.

Enerji pahalandığında üretim ve taşımacılık maliyetleri yükselir, gıda fiyatları üzerindeki baskı artar ve enflasyon yeniden hızlanabilir. Bu da merkez bankalarının hareket alanını daraltır. Büyümenin yavaşladığı bir dönemde normal şartlarda faiz indirimi gündeme gelebilecekken, enerji kaynaklı yeni bir enflasyon dalgası buna izin vermeyebilir. Sonuçta düşük büyüme ile yüksek enflasyonun aynı anda yaşandığı ciddi bir ekonomik sıkışma ortaya çıkabilir.

Üstelik bu yükü bütün ülkeler eşit taşımayacaktır. Enerji ithalatına bağımlı ve dış finansmana daha fazla ihtiyaç duyan ekonomiler şoktan daha ağır etkilenebilir. Artan enerji faturası cari açığı büyütürken döviz talebini artırabilir; bu da ulusal para, enflasyon ve kamu maliyesi üzerinde yeni baskılar yaratabilir.

Bu aşamadan sonra savaşın ekonomik maliyeti Tahran ve Washington'un çok ötesine taşınmış demektir.

Suudi Arabistan açısından denklem ayrıca zorlaşıyor. Riyad, Yemen'de geniş çaplı bir savaşın ne kadar pahalı, uzun ve sonucu belirsiz olabileceğini geçmiş tecrübesinden biliyor. Şimdi benzer bir güvenlik sorunuyla, enerji altyapısının doğrudan hedef olduğu çok daha kırılgan bir bölgesel ortamda karşı karşıya. Dış askeri ve istihbari destek arayışı bu nedenle önemli. Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın henüz işletilmemiş olması da belirsizliği artırıyor.

Savaşların en tehlikeli özelliklerinden biri, başlangıçta çizilen sınırlar içinde kalmamalarıdır. Bir saldırı diğerini, o saldırı da daha geniş bir misillemeyi doğurabilir. Bir noktadan sonra karar vericiler gelişmeleri yöneten aktörler olmaktan çıkıp, olayların oluşturduğu baskıya tepki veren aktörlere dönüşebilir.

Ensarullah-Suudi Arabistan hattındaki tırmanma bu açıdan önemli. ABD-İran çatışmasının bölgeselleşmesi artık yalnızca teorik bir risk değil; farklı aktörlerin, cephelerin ve güvenlik hesaplarının birbirine bağlandığı, devam eden bir süreç.

Asıl Mesele: Kim Ne Kadar Dayanabilir?

ABD'nin İran karşısındaki askeri üstünlüğü açık. Ancak askeri üstünlüğün kendiliğinden siyasi sonuç üretmediği de yakın tarihin birçok örneğinde görüldü. Buradaki temel mesele Washington'un bu savaşla ne elde etmek istediği.

İran'ın nükleer kapasitesini kalıcı biçimde ortadan kaldırmak, füze kapasitesini sınırlamak, bölgesel etkisini azaltmak veya Tahran'ı yeni bir anlaşmaya zorlamak birbirinden farklı hedeflerdir. Her biri farklı araçlar, süreler ve maliyetler gerektirir.

Bir nükleer tesisin vurulması askeri bakımdan ölçülebilir bir sonuçtur. Fakat bir devletin stratejik davranışını kalıcı biçimde değiştirmek çok daha karmaşık bir meseledir. Bu nedenle savaşın başarısını yalnızca vurulan hedeflerin veya imha edilen sistemlerin sayısıyla değil, askeri sonuçların siyasi hedeflere ne ölçüde hizmet ettiğiyle değerlendirmek gerekir.

ABD ekonomik bakımdan savaşı İran'dan daha uzun süre finanse edebilir. Ancak zaman geçtikçe askeri stoklar üzerindeki baskı artar ve İran'a ayrılan kaynakların diğer stratejik alanlardaki maliyeti daha görünür hale gelir.

İran açısından ise zaman farklı işliyor. Savaş kendi topraklarında yaşanıyor; ekonomik altyapı ve günlük hayat doğrudan etkileniyor. Ekonomisinin ABD'ye kıyasla çok daha küçük olması, uzun süreli yıpranmanın sonuçlarını ağırlaştırıyor.

Dolayısıyla zaman iki tarafı da yıpratıyor. ABD açısından savaş giderek daha pahalı ve stratejik bakımdan daha yorucu hale gelirken, İran açısından mesele ekonomik ve toplumsal dayanıklılığın sınırlarına kadar uzanıyor.

Savaşın nasıl biteceğini bugünden kesin olarak söylemek de mümkün değil. Taraflar birbirlerini kesin biçimde yenemeden, maliyetin ağırlaştığını gördükleri bir noktada yeniden müzakereye dönebilir. Böyle bir durumda her iki taraf da kendi kamuoyuna sunabileceği siyasi bir çıkış arayacaktır.

Çatışmanın düşük veya orta yoğunlukta uzun süre devam etmesi de mümkün. İlk bakışta daha yönetilebilir görünen bu durum, zaman geçtikçe yanlış hesaplama ve üçüncü aktörlerin savaşa dahil olma riskini büyütür.

Ekonomik ve askeri baskı Tahran'ı daha kapsamlı tavizlere de yöneltebilir. Ancak ekonomik sıkıntıyla siyasi teslimiyet arasında doğrudan bir ilişki kurmak yanıltıcıdır. Devletler, özellikle güçlü bir dış tehdit algısı altında, beklenenden çok daha uzun süre direnebilir.

Bölgeselleşme ise artık yalnızca geleceğe ilişkin bir ihtimal olarak ele alınamaz. Yemen-Suudi Arabistan hattındaki çatışmanın büyümesi, Körfez enerji altyapısının hedef alınması ve Hürmüz ile Bab el-Mendeb üzerindeki baskının aynı dönemde artması, küresel enerji güvenliğini ve dünya ekonomisini doğrudan savaşın içine çekiyor.

Sonuç: Dayanıklılığın Sınırı

ABD daha güçlü, daha zengin ve askeri bakımdan çok daha geniş imkanlara sahip. İran ise sınırlı kaynaklarına rağmen coğrafyası, füze kapasitesi, asimetrik araçları ve uzun yıllar boyunca dış baskı altında geliştirdiği direnç mekanizmaları sayesinde karşı tarafa ciddi maliyetler üretebiliyor.

Ancak iki tarafın kırılganlıkları farklı. Washington açısından temel sorun savaşın yükselen maliyeti, kritik mühimmat tüketimi ve İran cephesine ayrılan kaynakların diğer küresel öncelikler üzerindeki baskısı. Tahran açısından ise ekonomik daralma, toplumsal dayanıklılık ve devletin iç bütünlüğünü koruma kapasitesi giderek daha önemli hale geliyor.

Bu nedenle tabloyu yalnızca ABD'nin zorlandığı gelişmeler üzerinden okumak eksik kalır. İran'ın bu yıpratma mücadelesine daha ne kadar dayanabileceği de en az Washington'un savaşı hangi maliyetle sürdürebileceği kadar önemli.

Fakat savaş uzadıkça üçüncü bir dayanıklılık sınırı daha belirgin hale geliyor: dünya ekonomisinin dayanıklılığı.

Hürmüz'deki kesintiye Bab el-Mendeb'deki kriz eklenirken, Suudi enerji altyapısının hedef alınması ve petrol fiyatlarının yükselmesi çatışmanın maliyetini savaşan ülkelerin çok ötesine taşıyor. Petrol ve akaryakıt fiyatlarından taşımacılık maliyetlerine, gıda enflasyonundan faizlere, sanayi üretiminden gelişmekte olan ülkelerin döviz ihtiyacına kadar uzanan geniş bir ekonomik zincir bundan etkileniyor.

Öyle görünüyor ki savaşın sonucunu, kimin daha güçlü olduğundan çok, savaşın maliyetlerine kimin ne kadar dayanabileceği belirleyecektir.

Paylaş

İlgili Yazılar